PRİAMOS’DAN BUGÜNE
Çanakkale’den İzmir’e doğru yola çıkınca, İntepe’yi geçtikten sonra Truva sapağı sağınızda kalır. Çanakkale Boğazı’nın her iki yakası ve Truva şehri binlerce yıl boyunca sayısız savaşa sahne olmuştur. Dünya tarihinin en kanlı yapraklarından birkaç tanesi bu topraklarda çevrilmiştir. Truva veya Troia veya Troya, şehrin ismini dilediğiniz lisanda söyleyin ama ne olur, M.Ö. 1270 yılından 1915’e kadar bu topraklar için milyonlarca insanın seve seve canlarını verdiklerini unutmayın.
Truva Ören Yeri’nin bulunduğu Hisarlık Mevkii’nde M.Ö. 2700 – 1200 arasına tarihlenen üst üste 8 şehir katı vardır. Truva’nın, M.Ö. 1270 – 1250 arasındaki tarih katmanının bir yangınla yok olduğu anlaşılmıştır. Bazı tarihçiler Truva Savaşı’nın gerçekliğinden kuşku duyarlarsa da, savaşın bu tarihler arasında ve Truva VII. zamanında yaşanmış olması en kuvvetli olasılıktır.
Truva Savaşı, İlyada ve Odysseia gibi iki destanın doğmasına yol açmıştır. İlyada 15.000, Odysseia 12.000 dizeden oluşur. İlyada Destanı’nda, mitolojiye göre 10 yıl sürdüğü varsayılan Truva Savaşı’nın 2,5 aylık bir bölümü anlatılır. Odysseia destanının konusu ise savaştan sonra ülkesine ancak 10 yılda dönebilen Odysseus’un başına gelenlerdir. Truva Savaşı’nın yaşandığı yıllarda henüz yazılı tarih tutulmaya başlanmamıştır. Tarihçiler ve yaşayanlar olayları birbirlerine sözlü olarak nakletmişlerdir. M.Ö. 850 – 750 yılları arasında yaşamış kör bir ozan olan Homeros’un savaştan yaklaşık 500 yıl sonra bu destanı sözlü olarak anlatmasının nedeni de budur. M.Ö. 460 civarında doğmuş olan Tukidides ise, tarihi şiirleştirdiği için Homeros’u suçlayacaktır. M.Ö. VI. yüzyıldan sonra Olimpiyatları esas alan takvim kabul edilerek yazılı tarihin başladığı kabul edilir.
Mitolojiye göre Truva Kralı Priamos’un oğlu Paris’in doğduğu gün, Truva Kraliçesi Hekabe’nin rüyasında gördüğü yanan meşaleyi yorumlayan kahinler, bu çocuğun ülkesinin felaketine neden olacağına karar verirler. 50 çocuğu olan Priamos, kahinlerin sözlerine inanır ama, Paris’i de öldürmeye kıyamadığı için İda Dağı’na bıraktırır. İda Dağı’nda önce dişi bir ayının emzirdiği Paris’i daha sonra da kralın başçobanı Agelaus gizlice büyütür. Efsaneye göre İda Dağı’ndaki günlerini su perisi Oinone’yle sevişerek geçiren Paris’in topraklarına geri dönmesine , kazandığı bir yarışma sonrasında kimliği ortaya çıkmış olsa bile babası Priamos da karşı çıkmaz.
Bundan 9 yıl sonra, Priamos’un oğulları Hektor ve Paris’in, Yunanistan’a yaptıkları gezi esnasında Paris, Sparta Kralı Menelaos’un eşi güzel Helena’ya aşık olur. Aşk Tanrıçası Afrodit’in de yardımıyla bu aşk karşılıksız kalmaz. Paris ve Helena, Truva’ya kaçarlar. Sonrasında da 10 yıl sürecek olan ve tarihin en ünlü destanlarından birine konu olacak Truva Savaşı başlayacaktır.
Efsaneler bir tarafa aslında Truva Savaşı’nın asıl nedeni ekonomik kavgadan başka bir şey değildir. Tarih boyunca kuzeydoğu rüzgarları, Karadeniz’e gitmek için Çanakkale Boğazı’na girmeye çalışan gemileri Beşik Koyu’nda beklemek zorunda bırakmıştır. Çanakkale Boğazı’na ulaşan gemileri burada Marmara Denizi’nden Ege Denizi’ne doğru akan boğazın üst akıntısı karşılardı. Yelkenle rüzgara karşı gidebilme tekniği ise, ancak M.Ö. I. yüzyılda gelişebildi. Uygun havayı ve rüzgarları bekleyen gemiler, bekleme süresince Truva’nın ticaretini geliştirdiler. Hatta bu dönemde Truva , tarihin en zengin ve en önemli ticaret merkezlerinden birine dönüştü. Bundan dolayı tarihçiler, Truva’ya zenginliği rüzgar getirdi derler. Ama ne yazık ki bu zenginlik daha sonraki yıllarda şehrin mahvolmasına yol açacaktır.
Truva Savaşı, dünya tarihinin ilk Dünya Savaşı olarak kabul edilir. M.Ö. XIII. yüzyılda bütün Anadolu halkları, başta Amazonlar olmak üzere, istilaya karşı Truvalılar’ın yanında birleşirler. Çanakkale Boğazı’nın kontrolünü ele geçirmek isteyen Akalar, 10 yıl boyunca Truva’nın yüksek duvarlarını aşamazlar. 10 yıl sonunda ünlü Truva Atı’nı surların altına bırakan Akalar, geri döndükleri izlenimi vererek hemen karşıdaki Tenedos Adası’nın Habbele Koyu’nda saklanırlar. Tarih hep tekrar eder. Çünkü bundan yüzlerce yıl sonra Çanakkale Boğazı’nı geçmek isteyecek Fransız ve İngiliz donanmaları da aynı koyu üs edineceklerdir.
Aslında burada vurgulanması gereken en önemli nokta, Truva’nın tarih boyunca, dünyanın tüm milletlerinden ve kahramanlarından gördüğü saygıdır. Pers Kralı Kserkhes, M.Ö. 480 yılında Yunanistan’ı istila etmeye giderken Priamos’un kalesine uğrayıp 1.000 sığır kurban etmiştir. Büyük İskender, M.Ö. 434 Doğu seferinde Akhilleus’a ait olduğu varsayılan sembolik mezar yerini ziyaret edip kurbanlar sunmuş ve zaferlerini ölümsüzleştirecek bir Homeros’un daha olmamasından yakınmıştır. Sonraki yıllarda Büyük İskender’in generallerinden Lysimakhos, Athena Tapınağı’nı ve İlion’u yeniden inşa ettirmiştir. Roma İmparatorları bir adım daha atarak köklerini Truva’ya bağlamaya çalışmışlar ve Julius Caeser’ın kurduğu Julius hanedanının, Truva’nın savaştan kurtulan tek kahramanı Aineas’tan geldiğini kabul etmişlerdir. Hatta bazı tarihçiler Julius Caeser’ın suikaste uğramasa yeni başkentini Truva’ya taşımayı düşündüğünü bile ileri sürerler.
Truva’dan konu edilince Heinrich Schliemann’ı da unutmamak gerekir. 1868 yılının Ağustos ayında Truva’yı ziyaret eden Schliemann, 1871 yılında kazılara başlar. Schliemann’ın kazıları tarihi aydınlatmak değil de, Priamos’a ait olduğu varsayılan hazineyi bulmaya yönelik olduğundan şehrin arkeolojik yapısına da çok zarar verecektir. Schliemann, 1872 yılında bir hazine bulur. Ancak bu hazinenin Priamos’a değil, Truva II’ye ait olduğu biliniyor. Truva II’yle, Truva Savaşı’nın yaşandığı düşünülen Truva VII arasında birkaç asırlık bir zaman farkı vardır. Kısacası eğer Priamos’dan kalan bir hazine varsa, hala bulunmayı beklemektedir.
1922 yılında, Büyük Zafer’den sonra İzmir’e giderken Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın, Truva’nın öcünü aldık dediği söylenir. Bu sözün temelinde Atatürk’ün, Truva’nın bir Yunan şehri değil, bir Anadolu kenti olduğunu hatırlatmak istemesi yatar.
Asırlar boyunca bütün toplumlardan saygı gören Truva’ya, Çanakkale Savaşları’nın yaşandığı topraklara acaba bizler gereken özeni gösteriyor muyuz? Hiç sanmıyorum. Ancak, son 10 yılda yaşanan 3 büyük ve sayısız küçük yangına, bağrını delik deşik eden anlamsız yollara karşın , on binlerce yerli ve yabancı evladını bağrında saklayan bu tarih hazinesi topraklar, buruk bir hüzünle hak ettikleri saygıyı göstereceğimiz günleri beklemeye devam ediyorlar.
Yıllardır güzel ülkemizin tanıtım sorunu olduğu konuşulur. Reklamcılık ve tanıtım son yıllarda tam anlamıyla kabuk değiştirmiştir. Yabancı ülkelerde metro istasyonlarına, otobüslerin ve uçakların üzerine Go Turkey yazarak gerçek bir tanıtım yapamazsınız. Doğru tanıtım Truva filmini, bütün engelleyici bürokratik sorunları aşarak, destanın yaşandığı topraklarda çektirebilmekle yapılır. Gerçek reklam, meyve festivalleriyle değil, ülkenin insan değerini ortaya çıkaran gösteri ve organizasyonlarla başarılır. İşte Truva orada, neden bekliyoruz ki ?