SİNOP
Sinop, İstanbul’a 690 , Ankara’ya 456, İzmir’e 895 kilometre uzaklıkta, Karadeniz kıyı şeridinin kuzeye doğru sivrilerek uzanan Boztepe Yarımadası üzerinde bulunur. Batısında Kastamonu, güneyinde Çorum, doğusunda Samsun illeri bulunan Sinop’un, Karadeniz’de 75 kilometresinde denize girilebilen 175 kilometre sahili vardır. Şehir merkezinin sahil uzunluğu da 30 kilometreyi geçer. Türkiye’nin en kuzey noktası olan İnceburun’la , Sinop il merkezi arasında kalan sahilde Hamsilos fiyordu görülür. Bu sahil, Sinop’un doğal limanı olarak kabul edilir. Sinop’un doğusundaki sahillerde beyaz balina Aydın’la adını duyduğumuz Gerze, batısında da Ayancık bulunur. Sinoplular, günbatısı rüzgarı estiğinde doğudaki plajlara, gündoğusu rüzgarı estiğinde batıdaki plajlara giderler.
Adını bazalt kayaların ufalanması sonucu oluşmuş siyah renkli kumlardan alan Karakum plajları, Sinop’un şifalı plajları olarak kabul edilir. İnceburun yolu üzerindeki Akliman mevkiinde, Karadeniz tablo gibi bir koy çizmiştir.
Şehir merkezine yaklaşık 10 kilometre mesafede bulunan Hamsilos fiyordu, Karadeniz’in kara parçasının içini oyduğu, harika bir doğa olayıdır. Hamsilos fiyordu bölgesi, Sinoplular’ın en sevdiği piknik alanları arasındadır. Piknik yapmayı çok seven insanlarımız eğer bir gün pikniklerde mangal yerine dolma, peynir, domates yemeye başlarlarsa ve sonrasında da mesire alanlarını buldukları gibi tertemiz bırakırlarsa bu doğa harikalarından gelecek nesiller de faydalanacaklar. Zaten güzel ülkemiz için bir an önce birçok konuda halk seferberliği başlatmamız gerekiyor. İnceburun yolu üzerinde Su Ürünleri Fakültesi bulunuyor. Yine en büyük arzum bunun gibi okullarda eğitim gören gençlerin hayata başladıkları zaman araştıracakları, çalışacakları, verimini arttıracakları su ürünlerinin denizlerde hala mevcut kalması. Çünkü ülkemizin hemen her sahilinde gittikçe zorlaşan balıkçılık şartları konuşulur ama, herkes bütün hızıyla trole ve aşırı avlanmaya devam eder. Küçük parmak büyüklüğündeki hamsiler, mezgitler hesapsızca avlanırlar. Karadeniz’in simgesi, dünyanın en lezzetli balıklarından biri olan kalkan balığı da bu hızda devam edersek yakında yalnızca kitaplarda ve yaşlı balıkçıların hafızalarında kalacak.
Yeni Zelandalı yönetmen Peter Jackson’a Yüzüklerin Efendisi filmlerini neden Yeni Zelanda’da çektiği sorulunca, yönetmenin yanıtı, ‘’ çünkü burası dünyanın en güzel ülkesi ‘’ olur. Ben Peter Jackson’a mektup yazıp, Sinop’u, Kastamonu’yu, Kaçkarlar’ı, Ortunç’u, Sarıgerme’yi görüp görmediğini sormuştum. Bana yanıt vermediği için bu bölgeleri tanıyıp tanımadığını da öğrenemedim. Ancak Sinop’ta İnceburun mevkiine giderken içimden iyi ki yanıt vermedi diye düşündüm. Çünkü bu bölgede dünyanın en güzel ormanlarından birini nükleer santral yapmak için yok etmişiz. Buna nasıl izin verildi ? Doğrusu anlamak mümkün değil. Ama böyle devam edersek gelecek kuşakların bizleri affetmeyecekleri kesindir.
Şehir merkezine 18 kilometre mesafede bulunan İnceburun Feneri için ‘’ Denizcilerin Koruyucu Meleği ‘’ denilir. Birkaç istisna haricinde dünyadaki bütün deniz fenerleri, hava kararınca otomatik olarak devreye girerler. Her deniz fenerinin de sinyali farklıdır. İnceburun feneri, her 20 saniyede devreye girip, 4 saniyelik aralıklarla 4 defa yanıp sönüyor. Hiç sönmemesi gereken fenerde herhangi bir elektrik arızası oluştuğunda da karpit tüpleri devreye giriyor. Eski kavimlerce Karadeniz, Axeinos yani kara kuzey denizi olarak adlandırılıp hışmından hep korkulmuş. Ancak, Egeli kavimler bu korkuyu hissetmeyip Karadeniz’i Euxine yani konuksever deniz olarak adlandırmışlar.
İnceburun’un çok yakınında bulunan Sarıkum Gölü de bir başka doğa harikasıdır. Sinoplular, İnceburun, Hamsilos ve Akliman Sinop’u anlatır, diyorlar.
Sinop’un isminin nereden geldiğini araştırınca karşımıza bir kere daha Zeus’un bitmez tükenmez aşk hikayelerinden bir başkası çıkar. Tanrı Zeus, Irmak Tanrısı Osopos’un, Sinope isimli dünyalar güzeli kızına aşık olmuş. Zeus, bu baş döndürücü güzelin karşısında tir tir titrer ve ona her dilediğini yapacağına söz verir. Ancak, genç kızın tek dileği bakire olarak yaşamak olur. Tanrılar Tanrısı Zeus da genç kızı, Karadeniz’in cenneti andıran kıyılarına bırakır. Bundan sonra da bu kıyılar genç kızın ismiyle anılır. Başka bir kaynağa göre de Sinop’un ismi, bir Amazon kraliçesinin adından gelir.
Sinop, M.Ö. 630 yılında Miletliler’e bağlı denizci kolonisi Argonotlar tarafından kurulmuş. M.Ö. 7. yüzyılda Kimmerler’in, 6. yüzyılda Persler’in istilasına uğrayan bölge, M.Ö. 4. yüzyılda, Büyük İskender’in Anadolu’ya geçmesini fırsat bilen Kapadokya Kralı I. Ariarathes bağımsızlığını ilan ederek Sinop’u da egemenliğine almış. M.Ö. 302 yılında Mithridates Ktistes çevresindeki prenslikleri birleştirmiş. Sinop, en parlak yıllarını M.Ö. 116 yılından itibaren Mithridates Eupator zamanında yaşamış.
Pontos Kralı Mithridates Eupator zamanında Sinop başkent olmuş. Dev gibi bir adam olan Mithridates, bir oturuşta bir kuzu yermiş. Onun döneminde Pontos İmparatorluğu’nun sınırları Kapadokya’dan Kırım’a kadar uzanmış. Mithridates, M.Ö. 92 yılında Romalılar’a yenilmiş ancak, 2 yıl sonra yeniden ortaya çıkmış. Mithridates’in en önemli özelliği en ümitsiz anlarda beklenmedik zaferler kazanmasıymış. Romalılar’ı Kapadokya’dan atan Mithridates, Bitinya (bugünkü Bursa, Balıkesir civarı ) ve Ege sahillerinden sonra Makedonya’ya kadar sınırlarını genişletir. Sulla, Lukullus ve Pompeius’u yener. Ancak müttefiklerinin ihanetine uğrayınca sonunda kaybeder.
Mithridates, dünya savaş tarihinde biyolojik silah kullanan ilk komutandır. Bir gün çevresindekiler tarafından zehirlenmekten korktuğu için, düzenli olarak her gün bir miktar zehir yiyerek, zehire karşı vücuduna bağışıklık kazandırır ve zehirler konusunda uzmanlaşır. Bir savaş öncesinde kantaron çiçeği balı mı yoksa Anzer balı mı olduğu tam bilinemeyen bir balı yiyen Roma askerleri, balın içindeki yüksek enerjiden uyuşup kıpırdayamaz duruma düşünce, Mithridates tarafından kolayca kılıçtan geçirilirler. Sayısız başarıdan sonra Romalılar’a yenilen Mithridates, esir düşmektense intihar etmek ister ama, zehire alışık vücuduna zehir etki etmez. O da Fırat Nehri kıyısında bir kölesine başını kestirir.
M.Ö. 64 – M.S. 24 yılları arasında yaşamış olan Amaseialı veya Amasyalı Strabon, 17 ciltlik ünlü eseri Geographika’da Atlas Okyanusu’yla İndus Nehri arasındaki Eskiçağ coğrafyasını anlatırken Sinope’den de konu eder.
Sinop denilince akla gelen bir başka kişi de M.Ö. 413 – 327 yılları arasında yaşamış olan biraz Bektaşi, biraz Nasreddin Hoca olan Diogenes’tir. Sinop doğumlu olan filozof Diogenes, gösteriş düşmanı bir insandır. Bir gün çeşmeden avucuyla su içen bir çocuk görünce, bu çocuk bana fazladan eşyam olduğunu gösterdi diyerek tek eşyası olan su çanağını kırar. Sinop’tan sonra yaşadığı Atina’da fıçıda yaşadığı ve güneşini engelleyen ve bir isteği olup olmadığını soran Büyük İskender’e, ‘’ Gölge etme, başka ihsan istemem ‘’ dediği söylenir.
Acaba öyle midir? Çünkü Halikarnas Balıkçısı’nın Hey Koca Yurt adlı eserindeki görüşler çok farklıdır. Diogenes’in babası, Sinop darphanesinden sorumluydu ve sahte para işinden sorumlu bulunduğu için Atina’ya sürülmüşlerdi. Diogenes için, Atina’da fıçının içinde yaşamış derler. Oysa o dönemde zaten 400.000 Atinalı’nın en az 150.000’i mağara ve fıçıya benzer barakalarda yaşıyordu. Büyük İskender’e de sadece ‘’ gölge etme demiştir ‘’. Çünkü ailesinin sakladığı altınlardan payına epeyce bir miktar düşmüştü ve ihsana filan gereksinimi yoktu. Gösterişin en şaşaalısı ise Büyük İskender’in, ‘’ İskender olmasaydım, Diogenes olmak isterdim ‘’ sözlerinde gizlidir. Çünkü o Büyük İskender’dir.
ŞEHİR MERKEZİ
Sinop il merkezini, birbirine dik gelen Sakarya Caddesi’yle Atatürk Caddesi arasında kalan ve diğer kenarında da Karadeniz ve liman olan bir dikdörtgen olarak tanımlayabiliriz. Bu dikdörtgenin diğer köşesinden geçen Gazi Caddesi ve Barış Manço Parkı yolu sizi Karakum mevkiine götürür. Bu bulvarın üzerinde Doktor Rıza Nur kütüphanesi görülür. Rıza Nur Kurtuluş Savaşı sırasındaki milletvekillerindendir. Lozan Anlaşması görüşmelerinde de İsmet İnönü’nün yanında bulunmuş iki milletvekilinden biridir. 1904 yılında fenni sünnet üzerine Osmanlıca bir kitap yazmıştır. 1924 yılında şehrine bağışladığı evi de artık Devlet Kütüphanesi’ne dönüştürülmüş. Sinop il merkezi nüfusunun az olması , ülkemizin birçok vilayetinde yaşadığımız aşırı yapılaşmalardan şimdilik Sinop’u uzak tutmuş ve umarım hep de tutar.
Limandaki parka Aşıklar Parkı deniliyor. Kuzeyin Bodrum’u denilen Sinop’ta, nüfusun 40.000 kişiye çıktığı yaz aylarında bu parkta iğne atsanız yere düşmezmiş. Tersane Bölgesi, Sakarya Caddesi’yle Cezaevi arasında kalır. Derinboğazağzı, limanın en derin yeridir. Tersane bölgesi artık balıkçı barınağı olarak kullanılıyor. Bir zamanlar balık kasaları, buradaki sarı binadan alınan buzlarla doldurularak büyük şehirlere gönderilirmiş.
İki Denizin Sultanı Alaaddin Keykubat tarafından inşa ettirilmiş olan Alanya ve Sinop tersanelerinde 13. yüzyıldan itibaren Anadolu Selçuklular’ının gereksinimi olan gemiler yapılmış. 1571 yılında, Sokollu Mehmet Paşa’nın Sadrazam, II. Selim’in padişah olduğu günlerde yaşadığımız İnebahtı bozgunundan sonraki yıl içinde yeniden yapılanan Osmanlı donanmasının gemilerinin büyük çoğunluğu da Sinop tersanelerinden çıkmış. 1853 yılında da Ruslar, Osmanlı Donanması’nı Sinop limanında kıstırıp yakmış. Büyük bir denizcilik faciası olan bu bozgundan sonra da İngiltere ve Fransa, Osmanlı Devleti’yle beraber Kırım Savaşı’na girmişler. Şehir merkezinde, Arkeoloji Müzesi’nin hemen altındaki meydanda Sinop baskınında şehit olan yaklaşık 2.000 levendimizin anısına dikilmiş bir Şehitler Anıtı vardır.
Sinop Arkeoloji Müzesi’nde Kocagöz ve Demircihöyük’ten gelen eserler sergileniyor. Sakarya Caddesi’nin üzerindeki Alaaddin Camii 1214 yılında inşa edilmiş. 1853’de bombalanan caminin kubbesi çökmüş, minberi zarar görmüş. Daha sonra restore edilen minber bugünlerde artık İstanbul Arkeoloji Müzesi bahçesindeki Çinili Köşk’te sergileniyor. Alaaddin Camii’nin çok yakınında bulunan Pervane Medresesi, 1262 yılında şehrin Trabzon Rum Devleti’nden alınışının anısına Vezir Muiniddin Süleyman Pervane tarafından inşa ettirilmiş.
CEZAEVİ
Cezaevinin bulunduğu alan Osmanlılar’ın Karadeniz’deki en büyük tersanesinin bulunduğu yerdi. Eski tersane, 1887 - 1993 yılları arasında cezaevi olarak kullanılmış. Bugünlerde müzeye döndürülmüş olan tarihi bina, zaman zaman televizyon çekimlerinde de set oluyor.
Cezaevinin giriş kapısının biraz ilersinde Sinop Kalesi’nden kalan surları görürsünüz. Bir zamanlar 2.050 metre uzunluğunda olan surların yüksekliği 25 metre, genişliği 3 metreydi. Tarihi surların Loncakapı ve Kumkapı isimli giriş kapıları hala kullanılmaktadır.
10.247 metrekare büyüklüğündeki cezaevinde 40 kişilik 4 koğuş varmış. Bu cezaevinden hiç kimse kaçamamış. Aslında 1 mahkum duvarları aşmayı başarmış ama, Karadeniz’in dalgalarını aşamamış. Bir diğeri de kanalizasyon mazgalındaki parmaklıklara takıldığı için boğularak ölmüş.
Limana mendirek inşaatı yapılmadan önce Karadeniz’in dalgaları cezaevinin duvarlarına vururmuş.
Dışarıda deli dalgalar
Gelir duvarları yalar
Seni bu sesler oyalar
Aldırma gönül aldırma
Sabahattin Ali
Mahkumlar, denizin sesini duyar ama, göremezlermiş. Deniz kenarında denizin rutubeti ve kış aylarındaki nemiyle yaşamak eziyet gibidir. Cezaevinin konumu çok güzelse de, içindeki yaşamın cehennem gibi olduğuna hiç şüphe yok.
On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözlerini dikerek bakmaya ve denizi yalnızca hayallerde görmeye mecbur kalmak az azap mıdır ?
Sabahattin Ali
Sinop cezaevinin önemli konuklarından biri de ünlü şairimiz Sabahattin Ali’dir. Burhan Felek, Refik Halit Karay, Ahmet Muhip Dranas, Zekeriya Sertel de hayatlarının bir bölümünü burada geçirmişlerdir.
Şimdi gözlerinizi kapatın ve hayal edin. Karşınızda Karadeniz’in deli dalgaları, arkanızda cezaevinin tarihi duvarları. Sizce böyle muhteşem ortam dünyada kaç yerde vardır ? Gönlünüzden ne geçiyorsa da hayallerinizi tamamlasın.
SİNOP’TAN ERFELEK’E
Erfelek, Sinop il merkezine yaklaşık 24 kilometre uzaklıktadır. Yol boyunca kayın ve göknar ormanlarının arasında geçersiniz. Mevsiminde böğürtlen ve kızılcık dalları da doğayı renklendirir. Sinop’un kızılcık suyu ve Gürcü üzümünden yapılan kara üzüm şırası çok lezzetlidir. Yemyeşil ormanların yarattığı nemli iklimde fesleğen, duvaklıca, içikızıl, cücüle, dılbıran, saçaklıca gibi doğal otlar, sarı, kara ve geyik mantarları bulunur. Sarı kırmızı çiçekler açan bilyedin meyvesi, doğal olarak benim en sevdiğim meyvedir. Ama bu meyveden çok yerseniz içindeki alkole hızlı dönüşen şekerinden dolayı başınız dönebilir.
Boyabat ilçesinde pirinç tarımı ve hemen her yerde görülen zeytincilik de bölgenin tarımsal zenginliğinin parçalarıdır. Kiraz ağacının bütün dünyaya Karadeniz Bölgesi’nden yayıldığını da unutmayalım. Çat çatı kirazı, karaca erik, eşek armudu gibi çok lezzetli meyveleri, elma ve armut pekmezlerini de bölgenin pazaryerlerinde bulacaksınız.
Son senelerde kestane ağacı yetiştiriciliğinde Sinop’un önemi Bursa’ya yaklaşmıştır. Sinop’tan Erfelek’e giderken adeta kestane ormanları arasından geçersiniz. Bursa’da imal edilen kestane şekerlerinin kestanelerinin büyük bölümü de Sinop’tan gidiyormuş. Sinop’ta kestanenin literatürü bile var. Kestaneden pekmez de yapıyorlar.
Başak – ağacından kozalağı açılıp yere düşen kestane. Herkes toplayabilir ve yiyebilir. Bu kestaneleri toplayanlara başakçı denilir.
Kızılcık – ilk düşen kestane.
Dokuma – kestane kerestesinden yapılan sırıklarla kestane ağacına çıkıp yapılan silkeleme.
Elverti kebabı – kestaneler çizilmeden dizilip üzerleri eğrelti otuyla kapatılır. Önce hızlı ateşte, sonra külde pişmeye bırakılır.
TATLICA TAKIM ŞELALELERİ
Erfelek’ten sonra minibüslerle, bir bölümü baraj gölünün kenarından geçen, bir kısmı bozuk ve tozlu bir yoldan geçerek, 15 kilometre daha gidince Tatlıcak Köyü Gürleyük mevkiindeki Erfelek veya köyün eski adı olan Şamı veya Tatlıca şelaleleri olarak bilinen olağanüstü güzellikteki takım şelalelerine gelirsiniz. Deniz seviyesinden 1.600 metre yüksekteki şelaleler, 1999 yılında Karasu üzerine kurulan barajın çalışmaları sırasında tamamen tesadüfi olarak keşfedilmiştir.
Tatlıca takım şelaleleri, 4 tanesi büyük olmak üzere 28 şelaleden oluşur. Bazı şelale katlarının içinden iplerle geçilir. Yaklaşık 2 kilometrelik küçük patikadan yürürseniz, meşe, gürgen, kestane ve kızılağaç ormanları arasından ve zaman zaman da suların içinden geçerek 28. şelaleye kadar gidebilirsiniz. Şelalelere su sağlayan kaynak da buradan yaklaşık 1 kilometre uzaktadır.
4 hektarlık orman alanı içindeki şelalelerden bazılarına Yedibasamak, Yeşilmerdiven, Saçaklısu, Birincigöze, Değirmenaltı, Saklıseki, Belikliduvar, Deliktaş, Mavigöl gibi isimler verilmiş. Sonuncu şelalenin altında da küçük bir gölet vardır.
Erfelek’in 4 kilometre doğusundaki Hasandere şelalesi, yine bölgedeki Karaçayır, Hacıbey, Gebegüneyi yaylaları da vakti olanların unutmaması gereken yerlerdir. Erfelek’in yakınlarındaki Karaoğlu köyünde de önemli şairlerimizden Ahmet Muhip Dranas’ın evi vardır.
SİNOP MUTFAĞI
Sinop mutfağı, tahıl ve kış sebzeleri ağırlıklıdır. Kestane ve ayva gibi meyveler, yemeklerde kullanılır.
Mısır çorbası - çorbalık mısır, barbunya, soğan ve kemikli etle yapılır.
İçli tava – kılçıkları ayıklanmış hamsi balığı, soğan ve pirinçle yapılır.
İçi etli hamur – Sinop’ta mantının karşılığı hamurdur. Mantı burada 2 şekilde yapılır. Sarımsaklı yoğurtlu veya keşli ( kurutulmuş yağlı yoğurt ) ve cevizli. Mantını üzerinde de kızgın tereyağı gezdirilir. Önce sarımsaklı yoğurtlu sonra cevizli mantı yemek adettendir.
Katlama – mısır unundan yapılan gözleme, içine reçel sürülebilir.
Nokul – mayalı hamurdan yapılan kıymalı, peynirli, patatesli, üzümlü, cevizli, soğanlı, süzme yoğurtlu yufka.
İskorpit diye bildiğimiz çarpan balıktan yapılan balık tava ve Karadeniz’e özgü bir balık olan İksire ızgara.
EL SANATLARI
1950’li yıllarda aftan yararlanarak cezaevinden çıkan Derviş Usta’yla başlayan maket taka modelciliği tüm hızıyla sürmektedir. Ayhan Usta, Derviş Usta’dan kotra modeli yapımcılığının inceliklerini öğrenmiş. Bu iş artık 60 yıllık yerleşmiş bir sanat olarak Sinoplular’ın hayatına yerleşmiştir. Farklı tekne modellerinde ceviz, gürgen, kavak, kiraz ve armut ağaçları kullanılıyor.
Ayhan Kotra – İskele Caddesi No. 3 – Tel. 0 368 261 29 25
1890 yılında Hüseyin Usta’nın başlattığı bıçakçılık, 4 kuşaktır Özekes ailesi tarafından sürdürülüyor. Bıçakların yapımında yüksek karbonlu İsveç çeliği, bıçakların saplarında da gül ağacı kökü, manda ve geyik boynuzu kullanılıyor.
Kayın ve kestane ağaçlarıyla ünlü Ayancık ilçesinde ketencilik de son kalan birkaç kişiyle zamana ve ağırlaşan koşullara direnmeye çalışmaktadır. Keten dokumak için önce çok zahmetli olan ipinin elde edilmesi gerekir. Temmuz ayında ekilen keten, çok farklı işlemlerden geçirilerek ip elde edilir. Sonra da bölgede düzen denilen tezgahlarda dokunarak yöresel adlarıyla göynek, nezgep, paça, pantolon, yelek gibi giyim eşyaları, çarşaf, peşkir, masa örtüsü gibi ev eşyaları yapılır.
Boyabat, Durağan, Saraydüzü ilçelerinde başörtüsü olarak kullanılan Çember, Durağan ilçesinde de havlu olarak kullanılan Mahrama dokunur.
2 OTEL
Sinop’ta turizm, önemli gelir kaynakları arasında olmadığından otelcilik de henüz çok yenidir. Ama, Sinop’a gitmenin şimdi tam zamanıdır.
Zinos Country Hotel – Karakum Mevkii Enver Bahadır Yolu No. 75 – Tel. 0 368 260 56 00
North Sails Hotel - Karakum Mevkii Enver Bahadır Yolu No. 113 – Tel. 0 368 260 29 51
KASTAMONU
Sağında kalesi, solunda kulesi, ortada deresi
Bilin bakalım burası neresi
Kastamonu, Batı Karadeniz Bölgesi’nde , Küre ve Ilgaz Dağları’nın çevrelediği yemyeşil bir coğrafyanın içinde bulunur. 13.108 kilometrekare büyüklüğünde, % 57’si ormanlık alan olan şehirde yeşil rengin tonları arasında gözleriniz dinlenir. Kastamonu’nun ortasından Karaçomak deresi geçer. Merkezin bir yanındaki tepede kale, diğerinde Saat Kulesi bulunur. Kastamonu isminin, M.Ö. 18. yüzyılda Gas kavminin ülkesi Tumana veya Gaslar’ın Yurdu Gastumanna olarak söylendiği öne sürülürse de, bir başka söylenceye göre de Bizans döneminde, kaleyi kuşatan Türk komutana aşık olup, kalenin anahtarlarını surlardan atan tekfurun kızı Moni’yi de babası surlardan atmış. Kaleyi ele geçiren Türkler’in de ‘’ kastın neydi Moni’ye ‘’ deyişi zamanın içinde Kastamonu’ya dönüşmüş. Zaten tarihi de söylenceler güzelleştirmiyor mudur ? Bölge, Romalılar döneminde Paflagonya olarak anılmış. M.S. 64 yılında Romalı General Pompius bugünkü Taşköprü’ye Pompeiopolis isimli bir şehir kurmuş. Selçuklular ve Beylikler dönemlerinde şehir birbirinden güzel camiler, medreseler, köprüler, çarşılar ve konaklarla donatılmış.
Selçuklular döneminde, 1212 yılında kurulmuş olan Darüşşifa aynı zamanda ilk Tıp okuludur. Şehrin meydanına çok yakın olan Yılanlı Caminin hemen yanında duvarları 1 metreden kalın taşlardan yapılmış olan Darüşşifa, Anadolu’daki uygulamalı ilk tıp merkezidir. Ancak ben hala Kastamonu’nun yemyeşil ormanları içinde, dünyanın sayılı göğüs hastalıkları merkezlerinden birini neden hayata geçiremediğimizi pek anlayamıyorum. Amerika, karla kaplı eyaletlerinden biri olan Cleveland’ı bütün dünyadan gelen kalp hastalarının tedavisi için kullanıp, tıp turizminden milyonlarca dolar kazanırken, doğal iklim şartlarını değerlendirmenin yeteceği Kastamonu’yu bilmem hangi nedenden bizler değerlendiremiyoruz. Yanıtı galiba Nasrullah Köprüsü’nde aramak gerekecek.
Karaçomak deresinin bir yanından Atatürk Caddesi, diğer yanından Cumhuriyet Caddesi geçer. Sonrasında Atatürk Caddesi Plevne Caddesi, Atatürk Caddesi de Kışla Caddesi olarak devam eder. 1504 yılında inşa edilmiş olan Kambur Köprü olarak da bilinen Taş Köprü veya Nasrullah Köprüsü’nün orijinal hali 3 gözlüdür. Ancak şehrin trafiğini rahatlatmak için 3.gözü yıkıp caddeydi geçirmişler. İnanılır gibi değil ama gerçek.
Nasrullah Meydanı’nda bulunan Nasrullah Camii, II. Beyazıt döneminde, 1506 yılında Nasrullah Kadı tarafından yaptırılmış ve 1746 yılında da genişletilmiş. Genişletildiği dönemde yapılmış eklemelerle caminin kubbe sayısı dokuza çıkmış. Mehmet Akif Ersoy, Kurtuluş Savaşı’mıza destek veren konuşmasını ve İstiklal Marşı’mızı ilk olarak bu caminin kürsüsünden okumuş. İnanışa göre bu caminin şadırvanından akan sudan içenler en az 7 kere Kastamonu’ya geri dönerler veya Kastamonu’yu hiç terk edemezlermiş .
Nasrullah Camii’nin hemen arkasında 1746 yılında inşa edilmiş olan ve bugünlerde El Sanatları Çarşısı olarak kullanılan Münire Medresesi bulunuyor. Hat ve Ebru sanatlarıyla ilgiliyseniz doğru adrestesiniz. Bölgenin organik gıdaları da bu medresede bulunabiliyor. Yılanlı Camii ve Yakup Ağa külliyesi de buraya çok yakın ve yürüme mesafesindeler. Kastamonu, İpek Yolu güzergahında olduğundan çevresinde çok sayıda han vardır. Kurşunlu Han’a, Cem Sultan Hanı da denilir. Kervanların güvenliği nedeniyle bu hanların dışarıya açılan pencereleri olmazdı. Bu nedenle buraya Karanlık Bedesten de deniliyor. Çarşamba günleri kurulan Kastamonu Pazarı’nın girişinde, Yanıkoğlu Hacı İsmail Ağa’nın yaklaşık 3 asır önce inşa ettirdiği ve hala kendir ticareti için kullanılan Kendir Kapanı ( ticaret yeri ) görülebiliyor.
Şehir merkezinde son yapılan sayımda 1558 konak ve 32 medrese kayda geçirilip korunmaya alınmış. 1910 yılına tarihlenen eski Belediye Konağı, artık harika mimarisiyle butik otel ve restoran olarak değerlendiriliyor. Kastamonu İdadisi veya Lisesi, Anadolu’da Galatasaray Lisesi’nden sonra açılan ikinci devlet lisesidir.
Kastamonu, Kurtuluş Savaşı sırasında hiç işgal görmemesine karşın en çok şehit veren 2 ilimizden biridir. İnebolu ilçesi de, Milli Mücadele yıllarının en önemli limanıdır. İnebolu’ya teknelerle getirilen silahlar buradan kağnılarla, insanların sırtında cepheye taşınmış. Fedakar ve kahraman kadınlarımızdan Şerife Bacı, sırtında bebeğiyle cepheye top mermisi taşırken, yolunu şaşırınca donarak ölmüş. Şehrin ana meydanında ünlü heykeltıraşımız merhum Tankut Erdem’in yaptığı anıtta da Mustafa Kemal Atatürk, Kurtuluş Savaşı ve Şerife Bacı’nın kişiliğinde de kadınlarımızın katkıları ve fedakarlıkları anlatılmış. 9 Nisan 1924 yılında T.B.M.M. kararıyla İnebolu Mavnacılar Loncası’na Beyaz şeritli İstiklal Madalyası ve Beratı verilmiş.
Cumhuriyet Meydanı’nın en görkemli binası 1902 yılında, Cumhuriyet devrinin en önemli mimarlarından Vedat Tek tarafından planları yapılmış olan Hükümet Konağı’dır. Batı mimarisi ve Osmanlı oryantalizmi karışımı bu harika bina, restorasyon bile gerekmeden bütün güzelliğiyle Kastamonu’nun sembollerinden biri olmaya devam ediyor. Kent Tarihi Müzesi, Kültür Merkezi, Kastamonu Üniversitesi’nin bir bölümü ve Kent Tarihi Müzesi meydanı çevreliyor. Kent Tarihi Müzesi’ni Tel. 0 366 212 72 82 ve Arkeoloji Müzesi’ni 0 366 214 10 70 biraz vakti olanlar mutlaka gezmeli. Bu meydana yok yakın mesafede de Hatun Sultan Türbesi ve Resim Müzesi bulunuyor.
Cumhuriyet Caddesi’nden devam edince bugünlerde Etnografya Müzesi olarak kullanılan 19. yüzyıldan kalma Mir Liva Sadık Paşa veya Liva Paşa Konağı’na geliyorsunuz. Konak, birbirine simetrik iki bina olarak inşa edilmiş. Her iki bina da dörder oda var. Müzede, Kastamonu El Sanatları, artık kaybolmuş eski meslekler ve günlük yaşamdan sahneler görülüyor. Emir Mahmut Bey Camii’nin çalındıktan sonra bulunan ahşap kapısı da müzede sergileniyor. Tel. 0 366 214 01 49
Kastamonu El Dokuma Sanatları Atölyesi Sanat Okulu da mola verilmesi gereken yerlerden bir başkasıdır. Burada, pamuk, yün, keten el dokumaları, Azdavay kuşağı, sini bezi, İnebolu cenberi, Selalmaz cenberi gibi çok güzel dokumalar bulacaksınız. Tel. 0 366 214 99 36
Atatürk Caddesi’ni izleyerek şehir merkezinden 112 metre yüksekteki Saat Kulesi’ne çıkabilirsiniz. Kastamonu’nun en güzel şehir panoramalarından biri de buradan alınabilir. Kule 1885 yılında Vali Abdurrahman Paşa tarafından yaptırılmış ve saati de İstanbul Sarayburnu’ndan getirilmiş.
Kastamonu’daki tarihi eserler arasında mutlaka görülmesi gereken bir başka yer de şehir merkezine 18 kilometre uzaklıkta bulunan Candaroğlu Emir Mahmut Bey Camii’dir. Daday yönünü alıp Subaşı köyünden geçerek camiye ulaşıyorsunuz. 1295 yılında inşaatına başlanan cami, 1366 yılında Candaroğlu Adil Bey’in oğlu Emir Mahmut Bey tarafından tamamlatılmış.
Caminin en önemli özelliği ahşaptan ve hiç çivi kullanılmadan inşa edilmiş olmasıdır. Caminin sütunlarında karaçam ve sedir ağaçları kullanılmış. En az 100 yaşında olduğu tahmin edilen ağaç gövdelerinin dayanıklı olabilmeleri için de 40 gün bezir yağında dinlendirildikleri söyleniyor. Caminin çok kalın duvarları da Horasan sıvasıyla kaplanmış. Bu sıva hayvan kılı, yumurta akı, tuğla tozu ve kireç kaymağı karıştırılarak elde ediliyordu ve çok dayanıklıydı. Caminin iç süslemeleri de muhteşemdir. Ancak caminin olağanüstü güzellikteki dış kapısı soyguncuların elinden kurtulamamış olsa da, daha sonra bulunarak Liva Paşa Müzesi’nde sergilenmeye başlanmış.
Rusya’da Volga gezisi yaparsanız Onega Gölü’ndeki Kiji Adası’nın çivi kullanılmadan inşa edilmiş ahşap kilisesini gezmek için saatlerce adada kalırsınız. Acaba güzel ülkemizde kaç tane ahşap camii olduğu konusunda bir fikriniz var mı ? İnanın benim de yok. Ama yolunuz geçtiğinde mutlaka Beyşehir Gölü yakınındaki 12. yüzyıl Eşrefoğlu Camii’ni, yine 12. yüzyıl Ordu Gölköy Emirler Köyü Emirler Dereçayırı Camii’ni, Kahramanmaraş’ın 11. yüzyıl Hatuniye Camii’ni, Samsun’un 12. yüzyıl Gökgöl Camii’ni de görmeyi unutmayın.
İSTİKLAL YOLU
Kastamonu yakın tarihi Kurtuluş Savaşı’yla Atatürk Devrimleri’yle yoğrulmuş, tam bir Cumhuriyet Kenti’dir. 27 Ağustos 1925 günü Şapka ve Kıyafet Devrimi de Kastamonu’da başlatılmıştır. Birkaç yıldır Kastamonu’da, Kastamonu Valiliği’nin öncülüğünde, gerek Genelkurmay’dan, gerek halktan büyük destek gören bir proje başlatıldı. İstiklal Yolu projesi gerçekten insanın ruhunu ayaklandıran bir çalışmadır. Hint Okyanusu’nun minicik adaları yürüyüş yollarıyla milyonlarca turist ağırlarken, taşı toprağı tarih ve doğa hazineleriyle yüklü bir ülkede bizlerin yapacağı çok şey, çizeceği çok rota var.
Kastamonulular’ın Cephane Yolu da dediği bu yol İnebolu’dan Ankara’ya kadar gidiyor. Deniz kıyısından dağlara çıkıp, bozkırlardan Ankara’ya kağnılarla cephane taşınan bu tarihi yol, bugünlerde yeniden hayata geçiriliyor. Yolun Kastamonu bölümünü Valilik, bir bölümünü de Ordu düzenlemiş. İstiklal Yolu, İnebolu’da Genelkurmay’ın restore ettirdiği Türk Ocağı binası önünden başlıyor, İkiçay, Çuhadoruğu ve Ilgaz’dan geçiyor. Bazen karayoluna çıkıyorsa da genelde ormanın içinden geçiyor ve Emirler Şekerköy’ün içinde sona eriyor. 95 kilometrelik parkurun büyük bölümü rahat bir yürüyüş temposuyla geçiliyor. Ancak İkiçay – Çatalçeşme arasında 45 derecelik rampalar var ve Çuhadoruğu’nda 1100 metreye, Ilgaz Dağları’nda da 2500 metreye kadar çıkılıyor. Bazı yerlerde yol tamir edilmiş ama, genelde orijinal haliyle korunuyor. Kimi noktalarda da 1920 yılında yerleştirilmiş tarihi kilometre taşlarını göreceksiniz. Yola çıkmışken, rota üzerindeki tarihi yerleri de ziyaret ediyorsunuz. Çünkü bu rota İnebolu, Küre, Kastamonu üzerinden gerçek bir Açık Hava Müzesi’dir . İstiklal Yolu’nun bir başka muhteşem ödülü de yol boyunca göreceğiniz endemik bitkiler ve Mayıs ayından itibaren orkideler, kantaron otları ve rengarenk bitkilerle bezenmiş bir doğa olacak. Yolun tamamını yürümek zorunda değilsiniz ama, yine de yürüyüş temposuna ve zorluğa dayanan bir fizik gerektiğini de unutmayın.
ILGAZ DAĞLARI , KÜRE DAĞLARI VE DOĞA
Ilgaz Dağları’nda son senelerde kış turizmi de çok canlanmıştır. 1.600 metreye çıkan yaylalarda Yaz aylarındaki serinlik, Kış aylarında da kayak ve kış sporları keyfi yaşanıyor. Ilgaz Dağları’nda bozayı, ulugeyik, kurt, tilki, domuz, karaca, tavşan ve su samuru yaşıyor. Türkiye’de varlığı bilinen 9250 bitki türünün yaklaşık % 10’u bu dağlarda yetişiyor.
Dağ köylülerinin önemli geçim kaynakları arasında çeşitli orkide türleri var. Bu orkidelerden sahlep yapılıyor. Bölgede sarı orman gülü denilen kantaron otunun çiçeğinden yapılan baldan çok yememek gerekli. Hatta uzun süre kapalı ortamda koklanırsa bitkinin çiçeği bile baş ağrısı ve uyku verirmiş.
Küre Dağları’nın 37.000 hektarlık bölümü , 2.000 yılında da WWF ( World Wide Fund ) ‘in katkılarıyla Milli Park statüsüne alınmıştır. Küre Dağları’nın yaklaşık 80.000 hektarlık bölümünün durumu ise şimdilik belirsizdir. Çok zengin bir flora ve faunaya sahip olan Küre Dağları, Karadeniz’e 250 kilometre boyunca paralel uzanırlar. Küre Dağları’na, Karabük, Bartın, Ulus üzerinden ulaşılabilir. Bölgenin rehber eşliğinde gezilmesi daha uygun olur.
Kastamonu Bölgesi’nde narenciye hariç her şey yetişiyor. Taşköprü ilçesinin sarımsağı dünyanın selenyum açısından en değerli sarımsağı kabul ediliyor. Taşköprü’de Sarımsak Festivali bile yapılıyor. Kös Dağları eteğindeki Devrez Çayı’nın suyuyla beslenen Tosya ilçesinin Sarıkılçık pirinci de çok özelliklidir. Tarım yapmaya başlayan insanın ilk ektiği buğday türü olan siyez bulguru da bölgenin en önemli tarım ürünlerinden biridir. Siyez buğdayı, hasattan sonra kazanlarda kaynatılır, kurutulur ve su değirmenlerinde kabuğu çıkarılır. Kepekli su değirmeni unu, keten tohumu bölge mutfağında çok kullanılır.
Şeker pancarı, Azdavay armudu, Araç cevizi ve kızılcığı, İnebolu kestanesi ve kirazı, elma bölgenin diğer tarımsal zenginlikleridir. Üryani eriği dedikleri erik cinsinin de meyvesi değil pestili satılır. Çünkü su içinde ezilip yenilen bu pestil mide rahatsızlıklarına iyi geliyor.
Kastamonu’nun özellikle Azdavay ve Daday ilçelerinin floraları çok zengindir. Burada görülen 675 bitki türünün 109’u endemik, 49’u ise nadir sınıfındadır. Ancak bu türlerin 47 tanesi ciddi olarak tükenme tehdidi altındadır.
KASTAMONU LEZZETLERİ
Kastamonu yakın tarihimizin kilometre taşlarındaki önemi, tarihi konakları, doğası ve yürüyüş rotaları, mutfağı ve farklı lezzetleriyle görülmesi gereken yerlerin üst sıralarında bulunması gereken bir ilimizdir. Kastamonu mutfağında 812 çeşit yemek tespit edilmiştir. En ilginç olanı da bu yemeklerin yaklaşık 500 tanesinin başka yörelerde yapılmıyor olması. İçimden Kastamonu’nun endemik mutfağı demek geliyor.
Kastamonu’da 52 çeşit ekmek yapılıyor. Ekmek deyince yalnızca bildiğimiz somunları düşünmemek gerek. Etli ekmek için kullandıkları lavaş benzeri hamura da ekmek diyorlar. Pazaryerlerinde ev yapımı ekmekler de gerçek bir lezzet şölenidir. Bu pazarlarda ekmeğin yanı sıra ev yapımı erişte ve tarhana gibi ürünler de satın alabilirsiniz.
Ana memleketi Azdavay olan Etli Ekmek, Kastamonu mutfağının vazgeçilmezidir. Nasıl bir vazgeçilmezlik derseniz, Kastamonu’da hazırlıksız misafire yakalanıldığında hemen saca etli ekmek konulurmuş. İlginç olanı da adı etli ekmek olan bir spesiyalitenin harcında çemensiz pastırma, çökelek peyniri, süzme yoğurt, patates ve mantar da kullanmalarıdır. Etli ekmeklerin en lezzetlileri sac üzerinde pişirilenleri ancak, pastırmalı ekmekler yaz aylarında pek bulunmuyor. Etli ekmeğin mayasız hamuruna yoğrulurken süt eklemek gerekirmiş. Ekmeğin harcında kullanılan etin satırla kıyılması da bir başka püf noktasıdır. Etli ekmeğin yanında da yayık ayranı, cacık, kızılcık ekşisi veya komposto da çok iyi gidiyor. Ayrıca pastırmalı ekmek yapmak için de, çemensiz pastırma, soğan ve kırmızı biberden oluşan karışımı satın alıp hamurla fırında pişiriyorlar.
Hanedan Pide Kebap Nasrullah Meydanı Banka Sokak No : 1 – Tel. 0 366 212 71 71
Tabakoğlu Pastırma ve Sucukları Mahkemealtı Çarşısı No : 16 – Tel . 0 366 214 89 79
Simit Tiridi, Kastamonu mutfağının kare aslarından bir diğeridir. Kış aylarının vazgeçilmezi olan bu spesiyaliteyi yapan yerleri şehir merkezinde zor buluyorsunuz. Osmanlı Tiridi de denilen bu yemek için yine mayasız hamurdan yapılan susamsız simit kaynar suda haşlanıp, pekmeze batırılıp fırına sürülüyor. Simidin susamı olmadığı için bölgede çıplak simit de deniliyor. Fırından çıkarılan simit çukur bir tabağa parçalara bölünerek yerleştiriliyor. Bir porsiyon için bir simit düşünün. Sonra da üzerine kaynamış kemik suyu ekleniyor. Islanmış simitlerin üzerine de sarımsaklı yoğurt, satırla kıyılmış kıyma veya küçük parçalar halinde kuzu gerdanı ve kızgın tereyağı ekleniyor. Tiridin lezzetinin olmazsa olmaz şartı da, kıyma, gerdan ve kemik suyunun ağır ateşte 5 – 6 saat kaynatılmasıdır. Küre Dağları bölgesinde et suyu yerine şekerli su ve kıyma yerine de tuzlu kesik dedikleri lor peyniri kullanıyorlarmış. Ayrıca kahvaltıda simidi peynirle değil, pastırmayla yemeyi de çok seviyorlar.
Kastamonu bölgesinin bir diğer özel yemeği de, Pınarbaşı, Azdavay, Şenpazar’da Islama, Küre Dağları ve İnebolu’da Bandırma, Daday ve Devrekani’de Banduma olarak geçen spesiyalitedir. Banduma için önce rulo haline getirilmiş yufkalar üç parmak eninde kesiliyor. Bu rulolar, önceden hazırlanmış tavuk veya hindi eti suyuna batırıldıktan sonra bir tabağa diziliyor. Ruloların üzerine erimiş tereyağı ve fındık içi serpildikten sonra en üste de tavuk veya hindi eti konulup fırına sürülüyor.
Kastamonu mutfağının en önemli simgeleri arasında Biran veya Büryan veya Püryan kebabı da vardır. Biran’ın en iyi yapıldığı yer olarak da sarımsağın başkenti Taşköprü sayılıyor. Gerçi ben daha hayatı anlayamamış minicik kuzuların kesilmesinden hoşlanmadığım için kuzu etli yemekleri uzun zamandır tüketmiyorum ama, size bazı püf noktalarını belirtmek istiyorum. Minicik kuzuların kekik otları yemiş olması lezzetini arttırırmış. Ayrıca fırında mutlaka sakızlı çam odunu kullanılmalıymış. Biran’ı da mutlaka yağlarıyla birlikte ve elle yemek gerekliymiş. Kuzu etinde kolesterolün çok yüksek olduğunu eklemeliyim ki, bu minik, dünya tatlısı hayvancıkların biraz olsun ömürleri uzasın.
Benim en sevdiğim yemeklerin başında yoğurtlu patates paçası geliyor. Birkaç patates haşlanıp kabukları soyulduktan sonra püre haline getiriliyor. Sonra su ve ekşi ayranla tencerede karıştırılıyor. Kırmızı biber, kara biber ve tuz eklendikten sonra da hafif ateşte kaynamaya bırakılıyor. Kaynamakta olan püreye de yumurta ve sarımsaklar eklenerek biraz daha pişiriliyor. Tabaklara servis yapıldığında da salçalı, tereyağlı sos ekleniyor.
Siyez bulguru, asma yaprağı, ebegümeci, nane, ısırgan otu, maydanoz, ekşi yoğurtla yapılan ekşili pilav bir diğer harika lezzettir. İspanyollar’ın gazpacho’su gibi Küre’nin soğuk paça çorbası da çok farklı bir deneyimdir. Dil ve paçadan yapılan bu çorba soğuk olarak servis ediliyor. Ama isterseniz ısıtıyorlar. Ecevit çorbası da yayla çorbasına benzer ama, üzerine nane yerine kekik dökerler. Topaklanmış hamur parçacıkları ve yoğurtla yapılan oğmaç çorbasını da unutmayın.
Kıyma, soğan ve yumurtayla yapılan mıhlama, küle böreği, cizleme, yaprak sarması ve ev yapımı erişte de baştan çıkarıcı yemeklerdir.
Lokma tatlısının kardeşi cırık tatlısını, mayalanmış hamuru elde sıkıp, çıkan parçaları kızgın yağa atıp üzerine de şekerli şerbet dökerek yapıyorlar. Köle hamuru ise kaynar suya az az atılarak haşlanan unun üzerine tereyağı ve pekmez eklenerek hazırlanıyor. Burmalı çörek de bir diğer unutulmaması gereken lezzettir.
Ülkemizin sayılı asırlık firmalarından biri olan ve şekercilik konusunun duayenlerinden Hacı Bekir, Kastamonu’nun Araç ilçesindendir. Bu da şekercilik ve tatlıcılığın geçmişi konusundaki önemli bir ipucudur. Kastamonu’nun pişmaniyeye benzeyen çekme helvası çok ünlüdür. Bu helvayı meyveli ve kahveli olarak da yapıyorlar. Çekme helvasını zamanında padişahlar için yaptıklarından saray helvası olarak da biliniyor. Un , tereyağı ve şeker sakız haline getirildikten sonra macun çekiştirilerek lif lif ediliyor. Helva ustalarına göre de lezzetin tamamlanabilmesi için yayıktan yeni çıkmış tereyağı kullanmak gerekiyor. Mevsiminde sahlep ve dibek kahvesi de mutlaka tadılmalıdır.
Bülbüloğlu - Nasrullah Meydanı No.5 – Tel. 0 366 214 31 32
Kastamonu’da yerel bir pazaryerine rastlarsanız mevsimine göre organik gıdalardan stok yapmayı unutmayın. Kuzu kulağı, kanlıca, saçak, cincile, söbelek, gelincik gibi otlar, mantar çeşitleri, pirinç, tarhana, pastırma, sarımsak, üryani eriği, kızılcık ekşisi, çıplak simit, pestil, siyez bulguru, çekme helva için çantanızda yer bulunsun. Eğer Pazar bulamazsanız
Paflagonya Organik – Münire Medresesi No. 19 – Tel. 0 366 212 51 58
Kastamonu şehir merkezine 10 dakika uzaklıktaki Ankara çıkışında bulunan İzbeli Çiftlik Evi’nde organik ürünlerle unutulmaz bir sabah kahvaltısı edebilirsiniz.
İzbeli Çiftlik Evi – Tel. 0 366 244 36 45
Kastamonu’nun yöresel yemekleri için de
Eflanili Konağı – Gazipaşa İlköğretim Okulu yanı – Tel. 0 366 214 13 40
KASTAMONU ÇEVRESİ
Köy sayısı olarak Türkiye’nin Sivas’tan sonra 2. ili olan Kastamonu’nun, Karadeniz’de 135 kilometre sahili vardır. Kastamonu çevresinde görülmesi gereken diğer yerler
Hababam Sınıfı’nın unutulmaz yazarı Rıfat Ilgaz’ın, taka tersaneleriyle, şimşir ağacından kaşıklarıyla ve Sarı Yazma dedikleri başörtüleriyle tanınan ilçesi Cide.
Cide yakınında Karadeniz’in harikalarından Gideros Koyu
Küre Dağları ve Milli Parkı
Ilgaz Dağları
Devrekani Yaralıgöz geçidi 2.019 metre yükseklikte bulunur.
Mavi ve yeşilin karıştığı Abana ve sahili
Valla veya Varla Kanyonu, Pınarbaşı ve Sumenler köyünden gidiliyor. 12 kilometre uzunluğunda ve 800 – 1200 metre yüksekliğinde dağlar, rehber eşliğinde gidilmeli.
Pınarbaşı’nın Yamanlar köyü yakınlarındaki Igarini mağarasının, dünyanın 4. büyük mağarası olduğu söyleniyor. Mağaranın, 200 milyon yıl civarında oluştuğu tahmin ediliyor.
Mağaranın uzunluğu 858 metre, derinliği 250 metredir.
Pınarbaşı Ilıca şelalesi, 15 metre yükseklikte
İnebolu evleri ve konakları. İnebolu’da 347 adet tescilli taşınamaz kültür varlığı tespit edilmiştir.