AYIN BİLGİSİ
Ayın Bilgisi Başlığı :
1
2010 Eylül - NEMRUT DAĞI
2
2010 Ağustos - COLOSSEUM
3
2010 Temmuz - SİMGELER TAPINAĞI AYASOFYA
4
2010 Haziran - LİMA
5
2010 Mayıs - ÖDEMİŞ’TEN BİRGİ’YE
6
2010 Nisan - AMASRA
7
2010 Mart - BİR BAŞKADIR TİTİCACA’DA KUTLAMALAR
8
2010 Şubat - YENİ YILDA SEVGİ ÜZERİNE ARKADAŞIMIZ ZİCO
9
2010 Ocak - TAJ MAHAL
10
2009 Aralık - MYRA ve SAINT NICOLAS
11
2009 Kasım - GÜVERCİNLERİN ARDINDAN
12
2009 Ekim - SİNOP ve KASTAMONU
13
2009 Eylül - DATÇA YARIMADASI ve MİLAS
14
2009 Ağustos - TİKAL
15
2009 Temmuz - YANARDAĞLAR PÜSKÜRÜRKEN GUATEMALA
16
2009 Haziran - SAPPHO’DAN BARBAROS HAYRETTİN’E
17
2009 Mayıs - OİNONE’DEN SARIKIZ’A KAZDAĞLARI
18
2009 Nisan - PRİAMOS’DAN BUGÜNE
19
2009 Mart - PERSEPOLİS
20
2009 Şubat - EFES
21
2009 Ocak - BAFA GÖLÜ AŞIKLARI
2010 Temmuz - SİMGELER TAPINAĞI AYASOFYA



SİMGELER TAPINAĞI AYASOFYA

Ayasofya’nın birinci inşaatı, bugün Topkapı Sarayı’nın ilk avlusunda bulunan Aya İrini Kilisesi’nin bulunduğu yerde yapılmış. 326 yılında, Ortodoks dünyasının en çok saygı gösterdiği imparatorlardan biri olan I. Konstantinus zamanında bitirilen ahşap tavanlı bazilika depremde zarar görünce veya küçük gelmeye başladığından, 360 yılında II. Konstantinus tarafından bir kere daha inşa ettirilmiş. Bu ilk bazilikalarla ilgili çok net bilgilerimiz yoktur. İmparator II. Theodosius döneminde şehrin çevresi 6 kilometreyi bulan surlarla güvenlik altına alınacak, 2. Efes ve 1. Konstantinopolis Ekümenik Konsilleri toplanacaktır. 415 yılında da bir kısım temelleri bugünkü yapının altında kalmış olan, çatısı ahşap ve 5 nefli ikinci Ayasofya inşa edilir. Ancak bu bazilikanın ömrü de ancak bir asır kadar sürecektir.

532 yılında Hipodrom’da kıvılcımlanan Nika İsyanı, Bizans Tarihi’nin en önemli kilometre taşlarından biridir. İsyanın başlangıcında korkan İmparator Justinianus kaçmak isterse de karısı Theodora tarafından durdurulur. Sonrasında da saraya sadık kalan Belisarius komutasındaki kuvvetler 30.000 kişiyi öldürerek çok kanlı biçimde isyanı bastırırlar. Ancak şehrin önemli bir kısmı gibi Ayasofya da çıkan yangında tahrip olur.

Sanat tarihinin en önemli başyapıtlarından bir tanesi olacak yeni katedralin inşaatı da 23 Şubat 532 – 27 Aralık 537 arasında tamamlanacaktır. Dünyanın en eski katedrali olarak tarihe geçen üçüncü Ayasofya’nın mimarları olarak da Miletli fizikçi İsidoros ve Trallesli (bugünkü Aydın ) matematikçi Anthemios seçilirler.

2 mimar, 100 usta ve 10.000 işçinin inşaatında çalışacağı üçüncü Ayasofya, dünyanın en hızlı tamamlanan katedralidir. Ayasofya’nin ismi ‘’ İlahi Hikmet ‘’ veya ‘’ Aziz Bilgelik ‘’ anlamına gelen ‘’ Hagia Sophia ‘’ sözcüklerinden türetilmiştir. Ancak bazilika, bir azizeye ithaf edilmiş değildir.

Ayasofya’nın planı o güne kadar uygulanmış planlar arasında bir ilktir. Hatta Ayasofya’nın inşaatının tamamlanmasından sonra bu plan bir daha hiç uygulanmamıştır. O dönemde kare planların üzerine kubbe yerleştirilirdi. İlk olarak 3 nefli Ayasofya’nın dikdörtgen planının üzerine kubbe yerleştirilecektir. Sanat tarihinde bu plan rotundo ile bazilika karışımı yepyeni bir gelişmedir.

Katedralin kubbesinden ana mekana geçişler, pandantiflerle yani eğimli üçgenlerle sağlanmıştır. Ana salonun boyutları 77 metreye 70 metredir. Bazilikanın nartekslerle birlikte uzunluğu 100 metreyi bulur. Katedralin yüzölçümü 7.500 metrekareyi bulur. Kubbenin yüksekliği 55.60 metre, çapı ise 33 metre civarındadır. Aslında kubbeye tam bir daire denilemez. Kubbenin çapı da ölçtüğünüz noktaya göre değişir. İnşaatın tamamlanmasından 50 yıl sonra çöken kubbe, 5 metre yükseltilerek yeniden yapılmıştır. İki yanına kenarlara inen ağırlığı azaltabilmek için yarım kubbeler eklenmiş. Sonrasında bu pencerelerin bir bölümü sıvanarak kapatılmıştır.

Kubbe inşaatında çok hafif tuğlalar kullanılmış. Kubbede kullanılan 12 tuğlanın ağırlığı 1 normal tuğlanın ağırlığına eşittir. Buna rağmen yassı kubbenin kenarlara binen ağırlığının yarattığı baskıdan dolayı, kubbe defalarca onarım görecektir. Kubbenin batı bölümü 869 – 984 arasında, doğu tarafı da 1343 – 1346 arasında restore edilmiş. Tamiratın kalıcı olabilmesi için gereken istinat duvarları da önce mimar İsidoros’un yeğeni Genç İsidoros sonra mimar Andronik ve neticede de Mimar Sinan tarafından tamamlanmış. Mimar Sinan’ın bu istinat duvarlarıyla uğraşırken, Ayasofya’nın mimarisinde gördüğü hataları Süleymaniye Cami’nin inşaatında yapmadığı söylenir.

Ayasofya’nın kubbesi, eski katedral kubbeleri arasında çapı bakımından 4. büyük kubbedir. 1520 yılında tamamlanacak olan Sevilla Katedraline kadar dünyanın en büyük katedrali olan Ayasofya, bugünlerde büyüklük sıralamasında 4. sıradadır.

Katedralin kubbesinde 40 pencere vardır. Güneşin doğuşunda ve batışında güneş ışınları bu pencerelerin camlarında kırılarak muhteşem ışık oyunları yaratır. Işıktan gerektiği gibi yararlanabilmek için, mimarlar katedrali tam doğu yönüne değil hafifçe güneydoğuya bakar biçimde inşa etmişler. Özellikle sabah saatlerinde güneş ışıklarıyla pencereler neredeyse hiç görülmez ve kubbe kendisi için anlatılan efsaneleri doğrularcasına gökyüzüne asılmış gibi durur. Kubbenin ortasında, bugün üzeri kapalı olan ve 1720 yılına kadar açık bırakıldığı bilinen 11 metre çapında bir Pantokrator yani Kurtarıcı İsa freski vardır. Gözlerinizi kapatıp düşleyin. Sema ile bütünleşen, meleklerin gökyüzünden uzattıkları iplerle tuttukları kubbe ve kubbenin iç tarafında insanları kutsayan Hazreti İsa. Bizans döneminde bu işi hayallere bırakmayıp, bazı ayinlerde görsel şovlar düzenliyorlardı. Bu şovlarda, katedralin içindeki bütün kandilleri yakıp, 4 atlı 1 arabanın içindeki rahibi iplerle kubbeye kadar çekip gösteriyi doyumsuz kılıyorlardı.

Ayasofya’nın inşaatının tamamlanmasıyla, bu baş yapıt karşısında büyük heyecan duyan İmparator Justinianus’un, bir zamanlar Kudüs’te olduğu varsayılan yani varlığı tartışmalı Süleyman Mabedi’ni düşünerek ‘’ Oh Süleyman, seni geçtim ‘’ dediği bile söylenir.

Justinianus, Roma coğrafyasında bulunan en güzel yapılardan, Efes Artemis Tapınağı’ndan, Lübnan’daki Baalbek Tapınağı’ndan, Mısır’daki Güneş Tapınağı’ndan parçalar getirterek Ayasofya’nın inşaatında kullandırmış. Zaten malzemenin geneli hazır olarak getirildiğinden bu kadar görkemli bir inşaat rekor sayılabilecek bir zaman diliminde tamamlanmış.

Katedralin birinci katında 40, ikinci katında 67 adet işlemeli sütun vardır. 20 metre yüksekliğindeki büyük sütunların çapları 1,5 metre, ağırlıkları 70 tondur. Kırmızı porfir mermerler Mısır’dan, yeşil porfir mermerler Yunanistan’dan, beyaz mermerler Marmara Adası’ndan, sarı taşlar Suriye’den, siyah taşlar İstanbul çevresinden getirilmiştir. Duvarlarda yükseklikleri 3 metreyi bulan mermer tabakaların 4 santimetre inceliğinde kesilebilmiş olması bir diğer olağanüstü işçiliktir. Çünkü inşaatın yapıldığı 6. yüzyılda henüz mermer kesme makinesi bulunmadığından bu ince işçilik çekiç, keski ve kalemle gerçekleştirilmişti. Sütunlarda bu muhteşem ustaların ve bazı sütunlarda da babalarından sonra çalışmayı sürdürmüş olan çocuklarının imzaları yerine geçen işaretler görülür. Osmanlılarda ise camilerde mermer pek kullanılmamış olmasına karşın, Ayasofya’nın mermerleri özenle korunmuş.

Narteksden ana salona 9 kapıdan girilebiliyor. Ortada, diğerlerinden daha yüksek olan kapı imparator için ayrılmıştı. Bu kapının üzerindeki mozaikte ortada İsa, iki yanındaki madalyonlar içinde Meryem Ana ve melek Cebrail canlandırılmıştır. Dizlerinin üzerine çökmüş olan ise İmparator VI. Leon’dur. Ortodokslukta en fazla 3 kere evlenmeye izin verilirken, ilk 3 evliliğinden erkek çocuk sahibi olamayan imparator, dizlerinin üzerinde İsa’dan af dilemektedir.

Apsis duvarının üzerindeki 6 metrelik ters perspektifli Meryem Ana freski, en güzel Meryem Ana fresklerinden biri olarak kabul edilir. Osmanlı döneminde değiştirilmiş olan mihrabın iki yanındaki vitraylar da çok güzel süsleme detaylarıdır. Apsisin sol dış kenarında, Osmanlı döneminde imaretin deposu olarak değerlendirilmiş olan Bizans dönemi hazine dairesi vardır.

Ayasofya, gerek Bizans gerek Osmanlı protokolünde çok önemli bir yer tutardı. Bizans İmparatorları burada taç giyerlerdi. İmparator, yanında koroyla kapıdan girer ve törenin yapılacağı bölüme gelirdi. Hemen karşısına da Ortodoks Patriği yerleşirdi. Alt kata kadınlar giremezdi. İmparatoriçe, taç giyme töreni gibi önemli ayinleri kendisine ayrılmış olan üst kattaki, 2 yeşil porfir sütunun çevrelediği balkondan izleyebilirdi. İmparatoriçeyi üst kata Arnavut kaldırımı benzeri geniş bir rampadan taht-ı revan ile çıkarırlardı.

Osmanlı döneminde de camiler arasındaki protokol sıralaması Ayasofya, Fatih, Süleymaniye, Eyüp ve Sultanahmet camileri olarak yapılmıştı. Osmanlı padişahları, Cuma, Bayram ve Kadir gecesi namazlarını Ayasofya’da kılarlardı. Topkapı Sarayı’ndan gelirken veya namaz kılarken suikaste uğramaktan korktukları için de, Topkapı Sarayı’nın bahçesinden Ayasofya’ya uzanan bir yol yapılmış ve camiye giriş için de arka tarafa bir kapı eklenmişti. Padişahlar, mihrabın yanındaki küçük bir geçitten geçerek kendilerine ayrılmış bölüme gelirlerdi. Padişah, bu bölüme gelince de güvenlikten sorumlu askerler iki tarafı da kapatırlardı. Çok süslü çinilerle süslü minberden padişahın camiye hakim bir görüntüsü vardı.
Osmanlı padişahları da hükümdarlık dönemlerinde gezdikleri yerlerde gördükleri güzel eşyaları, ‘’ Ayasofya’ya yakışır ‘’ diye toplayarak camiye taşımışlardır.

Mihrabın iki yanındaki dev şamdanlar, Budin Kalesi’nin fethinden sonra Kanuni Sultan Süleyman tarafından Macaristan’dan getirilmiş. Narteksden ana salona geçer geçmez sol tarafınızda kalan Helenistik döneme tarihlenen, iki büyük yekpare mermer küp Sultan III.Murat tarafından Bergama’dan taşınmış. Küplerden büyük olanı 1.200 litre su alabilir.

Üç Osmanlı Sultanı II. Mustafa, III. Ahmet, II. Mahmud’un yapmış olduğu 4 hat levhası minberin hemen yanındadır. 19. yüzyılda Kazasker Mustafa İzzet Efendi tarafından yazılmış, 7,5 metre çapındaki yeşil levhalarda Allah, Muhammed, Ebubekir, Ömer, Osman, Ali, Hasan ve Hüseyin’in isimleri yazılıdır.

Ana salonun sol arka köşesinde bulunan ‘’ Terleyen Sütun ‘’ artık ‘’Dilek Taşı ‘’ gibi kabul ediliyor. Burada insanların parmaklarını deliğe sokarken dilek tutarlarsa bu isteğin gerçekleşeceğine inanılıyor. Efsaneye göre de, katedral camiye çevrilince Kudüs’le Mekke arasındaki küçük yön farkı sorununu, Hızır Efendi parmağını deliğe sokup katedralin apsisisin yönünü değiştirerek çözmüş.

Ayasofya’nın şebeke denilen bir maden işlemesiyle süslü kütüphanesi bir başka muhteşem noktasıdır. Kütüphanenin hemen karşısında tahta bölmelerle ayrılmış kısım bir zamanlar sınıf olarak kullanılmış. Namazdan sonra dileyenler burada verilen derslere katılabiliyorlardı. Sultan I. Mahmud’un bu kütüphaneye hediye ettiği 4.000 cilt eser bugünlerde Süleymaniye Kütüphanesi’nde sergilenmektedir. Kütüphanenin diğer iki odasında rahleler, kitap kapları, çiniler ve hadisler görülebilir. Çok ilginç bir başka detay ise, fethin simgesi olan ve fetih yapmak anlamına gelen ‘’ Ya Fettah ‘’ sözcüğünün kütüphanenin kapı tokmaklarında biçimlendirilmiş olmasıdır.

İncil’de yalnızca üç meleğe, Mikael ( diriliş ), Gabriel ( Cebrail ) ve Satan ( Şeytan ) isim verilmiştir. 6 kanatlı ‘’ Serafim ‘’ ler yeryüzüne hiç inmeyen ve Tanrı’nın tahtını korumakla görevli en üst sıradaki meleklerdir. 2 kanatları uçmak için olan Serafimlerin, 2 kanatlarıyla yüzlerini, 2 kanatlarıyla ayaklarını kapatarak Tanrı’nın tahtının üzerinde beklediklerine inanılır. İnsan yüzlü ve insan ayaklı olan Serafimlerin kanatlarında pek çok gözleri vardır. Kısacası göksel varlıkların hiyerarşik düzeninde en üst sırada yer alan Serafimler, manevi güçlere sahip göksel varlıklardır. Ayasofya’nın kuzeydoğu ve güneydoğu pandantiflerindeki kanatlı melekler Serafim’dir. Serafimlerin orijinal mozaikleri kayıptır ve burada görülenler yapılış tarihi meçhul olan kopyalardır. Ayasofya’nın mozaiklerindeki sıvalarda deniz kumu kullanılmış olması zamanın içindeki bu ağır tahribatın en önemli nedenidir.

Yaklaşık 700 yıl önce yapılmış olan Serafimlerin, üzerleri 160 yıl önce örtülmüş. Osmanlılarda yarasaya benzetilmiş olan Serafimler’i, Sultan Abdülmecit’in isteği üzerine Ayasofya’nın restorasyonuna başlayan Rus Çarı’nın mimarları Fossati kardeşler görmüş, suluboya ve kara kalem olarak kayıt altına almışlar. Çok ilginç bir detay da, Ayasofya’nın kubbesindeki Pantokrator İsa ve apsisindeki 6 metre boyundaki Meryem Ana fresklerinin de, katedralin camiye çevrildiği uzun asırlar boyunca üzerlerinin örtülmeden durduklarının anlaşılmış olmasıdır. Daha sonrasında mozaikler sıva ile kapatılınca, kir, nem ve insan eliyle gelebilecek sorunlardan korunmuş. Ama yapının duvarlarındaki çatlaklardan sızan nemin etkisiyle mozaiklerin duvar yüzeyindeki bağlayıcı sıvalardan ayrılarak dökülmeleri de önlenememiş. Kuzey ve güney kubbeyi taşıyan yan duvarlardaki sıvaların altında başka mozaikler de vardır. Örneğin apsis kemerinde Meryem Ana, Vaftizci Yahya, İmparator V.Paleologos, kubbeyi taşıyan kemerlerde Meryem Ana, çocuk İsa, havariler Petrus ve Paul mozaikleri vardır.

Ayasofya’nın altında 2 sarnıç vardır. Bu sarnıçlarda etraflı bir araştırma yapılmamıştır. Ancak buradan başlayarak katedrali Hipodrom’a ve Tekfur Sarayı’na bağlayan 285 metre uzunluğunda bir tünelin varlığı da netlik kazanmıştır.

Ayasofya’nın ikinci katında muhteşem bir Deisis mozaiği vardır. Bu mozaikte, ortada İsa, sağında Meryem Ana ve solunda Vaftizci Yahya görülür. Kıyamet gününde Meryem Ana ve Vaftizci Yahya, İsa’dan insanlık için af dilemektedirler. Bizans Sanatı’yla ilgili dünyada yayınlanan neredeyse tüm eserlerin kapaklarında bu sahne vardır. Bu mozaiğin bulunduğu yere ayrı bir kapıdan geçilerek girilirdi. Tüm kutsal ayinler burada yapılır, özel kararlar burada yani İsa’nın gözetiminde alınırdı. Mozaiğe dikkatli bakınca, İsa’nın yüzünün iki yanının ve gözlerinin farklı olduğunu fark edersiniz. 10 – 15 metre gerileyerek bakarsanız hem yüzün iki yarısı simetrik hale gelir, hem de gözler size doğru bakmaya başlar. Leonardo da Vinci’nin Monna Lisa adlı eserindeki boyama tekniği Bizanslı sanatçı tarafından da uygulanmıştır. Bu mozaik, Bizans resim sanatında Rönesans’ın başlangıcı olarak kabul edilir.

Deisis sahnesinin hemen karşısındaki duvarda görülen, taş parçaları içindeki camlar katedralin depreme karşı uyarı sistemlerinden biridir. Artık geçerliliği kalmamış olan sistemde, eğer duvarlar tehlikeli biçimde oynarsa taşların arasındaki camlar kırılıp, restorasyon yapılması gerektiğini işaret ediyordu. Yine avizelerin altına konulmuş olan işaretler de eğer bina yan yatarsa anlayabilmek içindi. 4. Haçlı Seferi ile İstanbul’a gelen Venedikli Düka kör Henricus Dandolos’un mezarı da buradadır.

İkinci katın ilginç iki mozaiği de biraz ilerideki köşededir. Bu mozaiklerden 1122 yılına tarihlenen birincisinde, Meryem Ana, elinde para kesesi tutan İmparator II. Johannes Komnenos’la eşi İrene ve oğulları Alexios görülür. Sonrasında imparatorla eşi genç yaşta veremden ölen oğulları için bir hastane yaptıracaklardır. 11. yüzyılda yapılmış olan ikinci mozaikte ise üç imparatora eşlik etmiş olan İmparatoriçe Zoe ve İmparator IX. Konstantin Monomakhos görülür. Mozaikte imparatorun baş kısmının ve isim yerinin kazınarak yenilendiği kolayca anlaşılır. Bu katın bölümlerinde görülen figürsüz haçlar da 6. yüzyıla tarihleniyor. İkinci katın şimdilik kapalı olan bölümlerinde de mozaikler ve zengin bir 18.-19. yüzyıl Rus ikona koleksiyonu vardır. İstanbul’un birçok köşesinden taşınmış bu parçalarla Ayasofya için henüz açılmamış olan en önemli Bizans Müzesi tanımını yapmak yanlış olmaz.

Ayasofya’nın avluya açılan yan kapısının üzerinde bir başka muhteşem mozaik vardır. 10. yüzyıla tarihlenen bu mozaikte kucağında yaşlı yüzlü çocuk İsa’yı tutan koyu lacivert elbiseli Meryem Ana’yı görürsünüz. İsa’nın elinde tuttuğu rulo malik olmayı simgeler. Meryem Ana’nın iki yanındaki imparatorlardan Justinianus Ayasofya’nın maketini, Konstantinus da Konstantinopolis’in maketini, Meryem Ana’yla İsa’ya sunmaktadırlar.

Bu mozaikten sonra Ayasofya’dan çıkmadan hemen solunuzda kalan bronz kapı M.Ö. II. yüzyılda yapılmıştır. Tarsus’taki bir tapınaktan katedrale taşınmış olan bu kapı, dünyanın en eski kapılarından biridir. Bir deprem sonrasında bazilikanın zemini 35 santimetre kadar yükseltilince, bu kapı artık kullanılamaz olmuş. Ancak kapıyı başka yere taşımak yerine yerinde bıraktıkları için, burada Ayasofya’nın 6. yüzyıla ait zeminini görebiliyoruz.

Avluya çıkınca hemen solunuzda kalan sultan türbelerinin muhteşem bir kapısı vardır. Sedef kakmayla, hiç çivi kullanılmadan yapılmış olan türbe kapısı çok kısa bir süre açık kaldıktan sonra kapatılmış. Mimar Sinan tarafından yapılmış olan bu türbelerde II. Selim, III. Murat, III. Mehmet, Mustafa ve İbrahim gibi padişahlardan başka Nur Banu Sultan, Safiye Sultan, Handan Sultan gibi padişah anneleri ve çok sayıda şehzade gömülüdür. Türbenin girişindeki 2 çini pano, çinicilik sanatının zirve eserleri arasında gösterilir. Bu panolardan bir tanesi Paris Louvres Müzesi’nde sergilenmektedir.

Ayasofya’nın bahçesinde, Sultan I. Mahmud tarafından yaptırılmış olan Osmanlı topraklarının en büyük şadırvanı bulunur. Bu şadırvan için şiirler bile yazılmıştır. Şadırvanın hemen arkasında da bugün idari ofisler olarak kullanılmakta olan Osmanlı döneminin anaokulu ile ilkokulu arasındaki okulu olan Sibyan Mektebi binası görülür. Bu yapı da II. Mahmud dönemine tarihleniyor. Ayasofya’nın cami olarak kullanıldığı dönemde kullanılan minarelerinden biri Fatih Sultan Mehmed, biri II. Beyazıd ve ikisi de II. Selim dönemlerinde dikilmiş. Fatih Sultan Mehmed tarafından yaptırıldığı söylenen ahşap minare ise zamanın içinde kaybolmuş.

537 yılında katedral olarak ibadete açılan Ayasofya, 13. yüzyılın başında 4. Haçlılar tarafından yağmalanmış. 1453 yılında camiye çevrilen bazilikada yaklaşık olarak 14 asır süresince ibadet edilmiş. 1935 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün talimatıyla müzeye dönüştürülen bu baş yapıt tüm görkemiyle varlığını sürdürmektedir.

Adınız Soyadınız :
Email Adresiniz :
 





000047970
Web Dizayn Acm Ajans
Email Ana Sayfam Yap Email